26 Kasım 2012 Pazartesi

Artık Avrupa'nın dönüşlerini seviyor

Meşhur hikayedir, Yahya Kemal söz konusu Ankara olunca, "Ankara'nın en çok İstanbul'a dönüşlerini seviyorum" demiş. Fenerbahçe de o hesap artık Avrupa'nın İstanbul'a dönüşünü seviyorum. UEFA Avrupa Ligi'nde grup maçlarının tamamlanmasına bir karşılaşma kala grubundan lider çıkmayı garantileyen, Süper Lig'de ise 11.hafta sonunda lider Galatasaray'ın ardından ikinci sıraya yerleşen Fenerbahçe iki kulvarda yarışmaya artık alıştı.

Şampiyonlar Ligi play-off mücadelesinde Spartak Moskova ile 29 Ağustos'ta 1-1 berabere kalan Fenerbahçe bu maçın ardından 2 Eylül'de ligde Sivas ile 0-0 berabere kalmıştı. UEFA Avrupa Ligi'nde 20 Eylül'de Marsilya ile karşılaşan sarı-lacivertli ekip 2-2'lik berareberliğin ardından 24 Eylül'de çıktığı Trabzonspor maçında da yine 0-0 berabere kalıp puan yitirmişti. 25 Ekim'de Avrupa Ligi'nde AEL'i 1-0 yenen sarı-lacivertli ekip lige dönüşte Antalyaspor'a dönüşte 3-1 mağlup olmuştu. Fenerbahçe bu puan kaybının ardından çıktığı toplam 6 maçta hiç yenilmedi sadece Eskişehir ile berabere kaldı. 



Alex yokken başardı

Fenerbahçe kasım ayı boyunca lig ve Avrupa'da çıktığı maçların tablosuna bakıldığında peşpeşe iyi sonuçlar alarak artık iki kulvarda da yarışabilen, iki ayrı hedefi kovalayabilen oturmuş bir takım görüntüsünü iyice netleştirdi. Sarı-lacivertli takım bu sayede taraftarına güven kendisine özgüven aşıladı. Ve tüm bunlar ekim ayı başında takımdan ayrılan Alex de Souza'nın yokluğunda gerçekleşti.

Tarih            Maç                             Skor
4.10.2012     M.Gladbach-F.Bahçe     2-4
7.10.2012     F.Bahçe-Beşiktaş           3-0

25.10.2012     AEL-F.Bahçe              0-1
29.10.2012     F.Bahçe-Antalya          3-1

8.11.2012     F.Bahçe-AEL                2-0
11.11.2012     F.Bahçe-Ordu              2-1

22.11.2012     Marsilya-F.Bahçe         0-1
25.11.2012     F.Bahçe-G.Birliği         4-1

13 Kasım 2012 Salı

Maskot var, Maskot var!


Türkiye'nin ev sahipliğinde Haziran-Temmuz 2013'te gerçekleştirilecek olan FIFA 20 Yaş Altı Dünya Kupası'nın maskotu dün düzenlenen törenle tanıtıldı. Tabi konu maskot tanıtımı olunca insan organizasyona katılacak sporcuları ve maskotu birarada görmek istiyor. Ama bizim maskotumuzun yanında birçok takım elbiseli adam vardı. Valisinden TFF hatta UEFA yetkililerine kadar... Gözlerim Mustafa Sarıgül ile Göksel Gümüşdağ'ı aramadı değil hani...


Bizim maskotumuza konu olan sevimli şey, yani FIFA 20 Yaş Altı Dünya Kupası'nın maskotu, ''Kanki'' adı verilen bir kangal köpeği yavrusu... Eskilerin 'enik' dediği bildiğimiz köpek yavrusu... Takım elbiseli yetkililerimiz Kanki ile fotoğraf çektirmek için adeta yarıştılar. Maskotumuzun ne sebeple neden seçildiğini anlamak güç.
Dünya Kupası'ndan sonra FIFA'nın en büyük ikinci organizasyonu olan FIFA U20 Dünya Kupası'nın resmi maskotu "Kanki"nin tanıtımı, İstanbul'daki Esma Sultan Yalısı'nda yapıldı.

İsmini; Türkçe'de "Kankardeş" anlamına gelen Kanka kelimesinden alan "Kanki"nin TFF'nin sitesindeki tanıtımını ve altında geniş bir hayal gücüyle oluşturulan Kanki'nin kimliğini TFF'nin sitesinden okuyabilirsiniz.



Peki ya Brezilya nasıl bir maskot seçti?
FIFA'nın 20 Yaş Altı Dünya Kupası organizasyonunun abisi Dünya Kupası 2014 yılında bilindiği gibi Brezilya'da düzenlenecek. Brezilyalılar maskot için farklı bir seçimde bulundular. Yapısıyla turnuvanın en önemli enstrümanı olan futbol topuna benzeyen bir hayvanı tercih ettiler. Adı Armadillo... Güney Amerika bölgesinde yaşayan bu ilginç hayvanın en önemli özelliği kendisi için bir tehlike oluştuğunda kabuğunu toparlayarak top gibi yuvarlanarak hızla kaçabilmesi... Boyları 70-80 cm arasında değişen ve kalın dış zırhı sayesinde düşmanlarından korunan Armadillo'nun yuvarlanarak kaçabilme kadar önemli bir özelliği de çok iyi koku alması... Koku alma becerisi sayesinde yerini tespit ettiği böcekleri toprağı eşeleyerek bulup beslenme ihtiyacını giderebiliyor.   

Zurnanın zırt dediği yer ise Armadillo'nun seçilme sebebi... Kangal'ın yavrusu Kanki'nin (Böyle bir isim yok, sevimli bir uydurma) aksine Armadillo, soyunun tükenme tehlikesiyle karşı karşıya olan bir canlı... Gerekli önlemlerin alınması ve bu konuya dikkat çekilmesi amacıyla 2014 Dünya Kupası maskotu seçilen Armadillo'nun en büyük şansı bir kerede aynı cinsiyetten 4 Armadillo daha doğurabiliyor, çoğalıyor. Bu da neslinin tükenmemesi için en büyük şansı olarak görülüyor.

Kanki ile Armadillo'nun farklarını saymaktan ziyade seçilme sebeplerindeki hassasiyet ve sebeplere bakarsak Brezilyalılar'ın bizden çok daha mantıklı bir nedenle hareket ettiklerini görebiliyoruz. Kankilerin de Armadilloların da ömürlerinin uzun olması dileğiyle...

28 Ekim 2012 Pazar

Kayserispor ve Türk Futbolu Üzerine...



Çok çok iyi hatırlıyorum, bundan yıllar önce sanırım 2005-2006 sezonunda Kayserispor Ertuğrul Sağlam yönetiminde sezonu ikinci kez 5.sırada bitirmişti. Kadroda Gökhan Ünal ve Mehmet Topuz gibi iki yıldız vardı. Sağlam yönetimle yaptığı görüşmenin ardından harfi harfine şunları söyledi:

"Yönetimle görüştüm. İki senedir 5. sırayı alıyoruz. Gökhan ve Mehmet'i tutup büyümemiz, bunların yanına yıldızlar almamız gerektiğini söyledim. Onlar da bana şu an için daha fazla büyümeyi düşünmediklerini söylediler. O zaman ben de ayrılma kararı aldım."
Bunları Ertuğrul Sağlam, yıldız futbolcu olduğu Beşiktaş'tan bu kez hocalık teklifi aldığı, oraya gitmek amacıyla bahane üretmek için söylemiş de olabilir. Ama Sağlam sonrası Kayserispor'un kaderi değişti mi? Oturmuş kadro Tolunay Kafkas yönetiminde iki kez daha ligde 5. oldu. Ondan sonraki sezonlarda sıralamalarda daha aşağı inmeye başladı. Ve neticede dün Galatasaray'dan sadece ilk devrede üç gol yiyen, sahada bir varlık gösteremeyen sıradan bir takım hüviyetine kavuştu!

Kulüpleri tek adamlık batırıyor. Koca koca kulüpleri de Kayserispor gibi gelişmeye açık umut veren kulüpleri de tek bir adama bağlarsanız, kulüpler o kişinin kararlarının dışına çıkamazsa siz ne kurumsallıktan bahsedebilirsiniz, ne de bir gelişme hayali kurabilirsiniz.

Galatasaray'ın UEFA zaferi tatmış bir kulüp olarak CL'de çeyrek final oynaması da konumu korumak adına güzeldir. Frank Rijkaard'ı getirmek de bir vizyondur, tıpkı Guus Hiddink'i getirmek gibi...Ama bunların altını da doldurmanız gerekiyor. Avrupalı futbol adamları genişlettiğiniz vizyonunuzu, yerli unsurlarla desteklemezseniz çakılmaya mahkum olursunuz.

Evet söylemesi kolay, bu kararları alacak adam kimdir diye sorabiliriz. Bu kararları Fatih Terim gibi Şenol Güneş gibi Mustafa Denizli gibi futbolu hem sahada hem kenarda oynamış, yöneticilik yapması gereken adamlar alacak. Ama onları da 'kulübe'de kopartamıyoruz. Çünkü yerlerine gelecek bir adam yetiştirmiyorlar. Ondan sonra ne oluyor, Ünal Karaman gibi bir adam ıskartaya çıkıyor, İsmail Kartal gibi bir adam Aykut Kocaman'ın gölgesinde gitgide paslanıyor.


AVCI'NIN KULÜBESİNE BAKINCA YARINI GÖREMEMEK!
Türk futbolunun son 10 yıldaki sahte, altı boş büyümesi de bunun güzel bir örneğidir. Yayıncı kuruluş çekildiği gün çöküş resmen başlayacaktır. Hayırlı bekleyişler...

Guus Hiddink'in yanında Oğuz Çetin, Abdullah Avcı'nın yanında Okan Buruk, Fatih Terim'in yanında Müfit Erkasap olmaz. İyi, vizyon sahibi adamların yanına geleceğe farklı bakan adamları koymak zorundasınız. Koymazsanız tek adamların gidişlerinde ne olursa o olur. Yeni ve muhtemelen zayıf kahramanlar peşine düşersiniz: Örnek Samet Aybaba...

Bu da küçülmeyi getirir. Siz Abdullah Avcı'nın kulübesine bakınca yarın için bir gelecek görüyor musunuz? Oysa Pep Guardiola'nın ardından Tito Vilanova çıkabiliyor, orada insanlar onlara güvenilebiliyor. Di Matteo, Chelsea'da bir hayal kırıklığının üzerine geldi, kalıcı olacağını kaç kişi düşünüyordu? Çünkü onlar önce sistemi kuruyorlar. Sonra yürüyen bir sisteme bir yönetici, bir oynatıcı gerekiyor sadece... Sistemin oturduğu yerde kimse Amerika'yı yeniden keşfetmeyi seçmiyor, sistemi sürdürmeyi ve geliştirmeyi yeğliyorlar.

Türk futbolunun son 10 yıldaki sahte, altı boş büyümesi de bunun güzel bir örneğidir. Yayıncı kuruluş çekildiği gün çöküş resmen başlayacaktır. Hayırlı bekleyişler...

23 Ekim 2012 Salı

DÜŞMANI OLMADAN DÜŞMANLIK YAPMAK


Fenerbahçe'nin -Kıbrıs değil- Kıbrıs Rum Kesimi ya da Güney Kıbrıs kulübü AEL Limassol ile oynayacağı maç öncesi artırılan bir gerginlik var. Türkiye, dünyanın Kıbrıs diye tanıdığı ancak bizim tanımadığımız ülkeye Kıbrıs diyemiyor, Güney Kıbrıs ya da Kıbrıs Rum Kesimi diyebiliyoruz. İyi peki... Orayı tanımıyoruz güzel, meselemiz tarihi geçmişi olan bambaşka bir konu. O zaman neden FIFA ve UEFA organizasyonlarında oradan bir takım çıktığı haklı olduğumuz adını bile telaffuz etmediğimiz bu ülkenin takımlarını rakip olarak kabul ediyoruz.

Tabi o maçlara Güney Kıbrıs'a tepki olarak FIFA ve UEFA'nın bize uygulayacağı ceza çok ağır olur di mi? Avrupa futbolunun bir anda dışında kalırız di mi? Peki Avrupa'ya ne kadar bağlıyız. Daha önce yapılmış üçüncüsünün yapılması tartışılan köprüler bizi Avrupa'ya bağlamaya yetiyor mu? Zamanında Asya kıtasında yer almaktansa Avrupa'da yer almayı tercih etmiş ve sırf bunun için Dünya Kupası'na bir kez katılmamak gibi bir bedel ödemiş bir ülkeyiz.

KKTC'Yİ DÜNYAYA KABUL ETTİREMEMEK
Peki dünyanın Kıbrıs diye tanıdığı bir ülkeye Atina üzerinden giderek, ismini telaffuz etmeyerek kime, neyi ispat ediyoruz. Tabii ki Kıbrıs'ta yaşananları hiçe sayıyor değilim ama dünya siyasetinde kendimiz çalıp söylerken de komik duruma düşmüyor muyuz? Ortadoğu'nun hamiliğine soyunurken, Rusya gibi bir devin uçağını kafamıza göre indirebilirken, Yunanistan bu kadar zayıf düşmüşken neden hala KKTC'yi tanıtamıyoruz dünyaya?   

Yazıya sebep olan olay bugün Güney Kıbrıs'ta geçti. Türk ve Fenerbahçe bayraklarının alınmayacağı haberleriyle gerilen ortamda AEL Limasol kulübü basın toplantısı yaptı. Toplantı için Limassol'daki Carob Mill Restoran'ın seçilmesi manidar, anlayana. AEL Başkanı Andreas Sofokleus, basın toplantısını yaptıkları mekanın Limasol'daki eski Türk mahallesine yakın olduğu için burayı seçtiklerini söylüyor. Sofokleus'un basın toplantısına çağırdığı bir isim ise bundan daha samimi bir adım. AEL'in efsanevi Kıbrıslı Türk futbolcusu Sevim Ebeoğlu... katıldı.



Sofokleus, AEL'in daha ilk kurulduğu günden itibaren sporun siyasetle karıştırılmasına ve ırkçılığa karşı çıktığını, sporun sporcular arasındaki dostluğu ve kardeşliği pekiştirmesi için araç olarak gördüğünü ve daha önce birçok Türk sporcunun Rum takımlarında oynadığını anlatıyor, maçta iyi mesajlar verileceğini, gerek ırkçılık gerek maçın siyasileştirilmesine izin verilmeyeceğini söylüyor. Sofokleus, daha önce Fenerbahçe kulübünün başka branş sporcularına karşı da mücadele edildiğini hatırlatarak, Fenerbahçe'nin İstanbul'daki maçlarda kendilerini iyi bir misafirperverlikle karşıladığını anlatıyor. Sofokleus, UEFA tarafından tanınan herhangi bir milletin bayrağının stada getirilebileceğini, bunu engellemek niyetinde olmadıklarını belirtti ve buna müdahale de edemeyeceklerini anlatıyor.


KARIŞIK DUYGULAR İÇİNDE BİR ADAM
Toplantıya davet edilen eski AEL'li Kıbrıslı Türk futbolcu Sevim Ebeoğlu ise (Amma çok kimlik saydım... AEL, Kıbrıs, Türk, Futbolcu... İnsan ulan işte, insan) 1951 yılında AEL'de oynamış. O dönemde Kıbrıslı Türk ve Kıbrıslı Rum futbolcular arasında hiçbir ayrım bulunmadığını anlatıyor. Kendisinin bu maç öncesi karmaşık duygular içerisinde olduğunu söyleyen Ebeoğlu, "İkisi de kazansa memnun olurum ama o da bırakın bende kalsın" diyor.

Şimdi böyle basın toplantısının ardından oynanacak iki maçta olay çıkarsa sorumlusu kim olur? Adam Türk tarafına yakın bir lokantada toplantı yapıyor, oraya iki ulusun ortak bir değeri olan futbolcuyu davet ediyor. Her milletten taraftarlar kendi bayraklarını getirsin diyor. E daha ne yapacak? Peki şimdi Rum kesimiyle daha kurada AEL Limasol çıktığından beri gerginlik tohumları eken kimdir, niyeti nedir?

22 Ekim 2012 Pazartesi

İkisi de Fenerbahçeli İkisi de Koşmaya Sevdalı


NEVİN'DE HEDEF BİTMEZ
"Herşey koşarak başlar, en basitinden bir fitnesss'a bile gitseniz yine koşuyla başlarsınız" diye başlıyor sözlerine milli atletimiz Nevin Yanıt... Londra'daki 2012 Olimpiyatları'nda 100 metre engelli koşusunda 12.94 derecesiyle Türkiye rekorunu kıran Yanıt buna rağmen 4. olunca madalya alamadı. Nike'ın İstanbul'daki koşusu için buluştuğumuz Yanıt, yeni hedeflerini anlattı




2008'de toprak pistte çalışıyordum
Brezilya'da düzenlenecek 2016 Olimpiyatları'nda madalya almayı hedefliyorum. Benim rakiplerim ABD, Jamaika ve Avustralya'dan.. Atletizm Türkiye'de yeni yeni gelişmeye başlayan bir spor. Onlar eğitimlerine küçük yaşta okulda başlıyor, sürekli kendilerini geliştiriyorlar. Ben atletizme başladığımda 12 yaşındaydım. O yüzden bizim başarılarımızın anlamı gelişmiş ülkelerden çok daha farklı. Ben 2008 Pekin Olimpiyatları'na hazırlanırken, Mersin'de toprak pistte hazırlanıyordum. Şimdi iki senedir tartanım pistim var. Düşünün bunlar sadece 4 yılda değişen olanaklar.


Yeni hedefim 60 metre engelli
Olimpiyatlar öncesi hedefim 12.59 idi, bunu tüm Türkiye'nin desteğiyle başardım ve Londra'da 12.58 koştum. Şimdi önümüzde 2013 Mart'ta Avrupa Salon Atletizm Şampiyonası var. Orada 60 metre engelli koşmak istiyorum. 4 yıl öncesine ait 8 netlik bir derecem var. 60 metre engellide 8.00 dünyada da iyi bir derece. Onu 7.80 ile 7.90 arasında bir yere çekmek istiyorum. Aslında kafamda bir hedef var ama bunu şimdilik netleştirmedim. Engelli koşusunda hızlı olmanız yetmez, tekniğinizi geliştirmeniz gerekir. Ben hızlıyım ama artık tekniğimi geliştirmek üzerine çalışacağım.


Kızınız engelli mi?
2013'te Akdeniz Oyunları Mersin'de düzenlenecek. Bu organizasyonun memleketim Mersin'de olması, Nevin Yanıt Atletizm Pisti'nde kendi adımın verildiği sahada koşacak olmak benim için çok başka bir duygu olacak. Bunun için şimdiden heyecanlandığımı söyleyebilirim. Bizde salon pek olmadığı için engelli yarışları pek bilinmiyor. Ben engelli yarışında koşacağımı söylediğimde anneme "Kızınızın neresi engelli" diye soranlar olmuş.





İnciler...

- Annemle çekilen reklam film benim için harika bir anı oldu. Bu film P&G'nin bana yıllarca saklayacağım, çocuklarıma belki torunlarıma göstereceğim bir hediyesi...
- 26 yaşındayım annem bana dışarı çıkarken hala geç kalma der..
- İleride çocuğum olursa tabii ki atlet olmasını isterim ama onu yapacağı spor konusunda kısıtlamam
- Antrenör olmak istemem. Çünkü zor ve iddialı olmanız gereken bir meslek bence...
- Yarış zamanları hiçbir şekilde medya, basın yayın sosyal medya ile ilgilenmem. Enerjimi tamamen yarışa konsantre olmak için kullanmak isterim.


HALİL AKKAŞ
Topuk Yaylası müdavimi

Göteborg'da yapılacak Avrupa Atletizm Şampiyonası için hazırlanan Halil Akkaş, Nevin Yanıt'ın isminin verileceği pistte Akdeniz Oyunları'nda koşacak olmanın kendisi için büyük bir gurur duyduğunu söyledi. Halil hazırlıklarını sürdürdüğü Fenerbahçe'nin Topuk Yaylası tesislerine de övgü yağdırdı:  

"Topuk Yaylası Tesisleri harika bir yer. Avrupa'da çok tesis gördüm ama böyle bir spor alanı görmediğimi söyleyebilirim. Başkanımız Aziz Yıldırım'a hem bir sporcu hem de bir Fenerbahçe taraftarı olarak teşekkür ediyorum. Nevin Yanıt ile orada çalışıyoruz. Doktorundan aşçısına 60 kişilik bir personel var. Hafta içi sporculardan başka kimse olmuyor. Hafta sonları ise insanlar aileleriyle geilyor. Dağın tepesine devasa bir tesis yapılmış. Biliyorsunuz biz atletlerin zaman zaman belli bir yükseklikte çalışmamız gerekiyor. Topuk Yaylası bu iş için biçilmiş kaftan diyebilirim... Mesela şu an hafta içi Fenerbahçe kürek takımı var orada, çalışıyorlar. Geçenlerde kadın basketbol takımı vardı. Kulübün her branşında sporcular gelip çalışmalarını yapıyorlar."

AYŞE ARMAN'IN TIRAŞIYLA AÇILAN BEYAZ SAYFA



Felaket zamanlarında konuşanlara kulak verir insanlar genelde. Felakete uğrayanlar, "Neden böyle oldu", "Suç kimde",  "Peki bundan sonra ne olacak" gibi sorulara yanıt ararlar. Bir teselli bir çıkış noktası öğrenmek ister insanlar. Böyle zamanlarda konuşmak cesaret ister. Ya gerçekten tespit yapacak kişiler çıkar, sebepleri sıralar ve çıkışı gösterir ya da sorunu başka noktalara gösterecek kişiler konuşur. Sorumluluk sahibi insanlar ya konuşmamayı seçer ya da başka kişileri hedef gösterir, başka sebepleri sıralarlar.

Türk Futbolu'nun aynası sayılabilecek Milli Takımımız'ın aldığı 2014 Dünya Kupası elemelerinde aldığı sonuçlar ortada. Kimden konuşmasını beklemeliyiz. TFF Başkanı, Milli Takım hocası ve takım kaptanı...İlk etapta bu kişilerden bu facianın izahını, çıkış noktasını duymak istersiniz. Milli facianın ardından TFF Başkanı Yıldırım Demirören'in konuşmasını beklemek hayalcilik olur. 8 yıllık Beşiktaş Başkanlığı döneminde çok defa antrenörlerinin arkasında olduğunu söyleyip daha sonra görevlerine son veren Demirören'den bugün konuşmasını beklemeliyiz. Sadece aklıma gelen işine son verdiği ilk isimleri sayayım.


Demirören'in yol verdikleri de sorunlu muydu?

Rıza Çalımbay, Beşiktaş'tan ayrıldıktan sonra 4 takım çalıştırmış. Şimdilik son durağı Sivasspor'da bir istikrar ve belli bir başarı yakaladığı ortada. Kayserispor'u iki sezon lig beşincisi yaptıktan sonra Ertuğrul Sağlam, Beşiktaş'a geldi. O da Demirören'in gazabına uğradı. Rıza Çalımbay gibi Beşiktaş'ın çocuğuydu. O zaman feda yoktu ama tazminatı olmayı bile mevzu etmedi. Onun ardından aklıma gelen isim Vicente del Bosque.. Beşiktaş'tan sonra kariyerine İspanya Milli Takımı ile bir Dünya Kupası bir Avrupa Şampiyonluğu eklediğini söylememe gerek var mı? "Canım İspanya'yı herkes şampiyon" diyenlerden iseniz bu yazıya devam etmeyin.

Abdullah Avcı konuştu, istifa etmeyeceğini, Türk futbolundaki sorunun teknik adamların sürekli değiştirilmesiyle çözülmeyeceğini söyledi. Doğru, haklı ama o zaman göreve geldiğinde, hatta kötü sonuçlar alındığı bile, "Artık eşik atlama zamanı, elemelerden sonra play-off oynayan takım değil, grubundan lider çıkan takım olacağız" demeseydi. Zaman isteseydi, her şey hazırlıklı olun deseydi. Bugün anlattığı sorunları bize o zaman anlatsaydı. İlle de iddialı olmak şart mıdır? Gerçeklerle yüzleşsek olmaz mı?

Daha detaylandırmaya gerek yok. Türk Futbolu'nun sorununu dışarıdan gelenlere soracaksınız. Yerli olsun, yabancı olsun, gurbetçi olsun bizden milyonlarca euro tazminat kazanan teknik adamlar olsun.. Onlara kulak vermemiz gerek. Çünkü biz bize yetemiyoruz! Biz, bizim sorunlarımızı doğru şekilde tespit edemiyoruz. Çıkış noktalarımız hep farklı. Genelde isimler üzerinden eleştirmeyi seviyoruz. Umut eden havalı tipleri sevmiyoruz. En çok onlar düşünce seviniyoruz. Hemen kılıçlarımızı çekiyoruz (ben de dahil) hatalarını sayıyoruz.

Ben Abdullah Avcı'ya Selçuk İnan, Emre Belözoğlu, Onur Kıvrak tercihlerinden ötürü 'sallarken' arkadaşım Hakan Eren sordu: "Peki Abdullah Avcı'yı kovalım. Ya sonra, kim gelecek, neyi değiştirecek? Sorun Abdullah Avcı mı?"



Maçın hayal kırıklığı geçtikten sonra biraz düşününce sorunun sadece Abdullah Avcı olmadığını anlayabiliyoruz. Abdullah Avcı gerek tecrübesiz bir teknik ekip kurması, gerek kadro tercihleri, gerek göreve gelir gelmez Ayşe Arman ve Beyaz gibi kendisini daha işin başında hedefe oturtacak röportajlara çıkmasıyla gereksiz yere kendini hedefe oturttu. Ve düşer düşmez de vurmaya başladık. Ama hoca da kaşınmadı mı? Omzundan sakatlığını bir sezon kaybetmemek için ameliyat olmadan atlatmak isteyen Volkan'la milli takıma devam edip forma bir Onur Kıvrak'ı tercih etmemek... Yedeğine aldıkları Mert Günok ve Cenk Gönen tercihlerini "Oynamasalar da 9 maçtır milli takımla beraberler" diye izah etmek..

Marta kadar Milli Takım'ı unutacağız, ya sonra?
Abdullah Avcı şanslı, çünkü bundan sonraki ilk maçımız martta. Hoca en geç bir hafta sonra gündemden düşecek ve biz kısır ligimize, kısır futbol tartışmalarımıza döneceğiz. Marttaki maçlar basit, kolay, sıradan rakiplerle tıpkı Macaristan gibi.. Kapanış maçımız da Hollanda ile, hem de Türkiye'de. O maça aylar sonra kaç kişi gidecek bugünden kestirmek zor ama o tarihe kadar Telegol ve türevi programlarda futbolu saha dışında oynamayı, konuşmayı sürdüreceğiz. Çünkü birçoğumuz futbolu oynamayı değil konuşmayı seviyoruz. Sorun bakalım kaç kişi maça gidiyor, maç izliyor? Sizce dekoder alanlar mı çoktur yoksa Telegol izleyenler mi? Sorun da bu... Biraz Hamit Altıntop'a biraz Guus Hiddink'a biraz Vicente del Bosque'ye kulak vermemiz lazım. Andorra galibiyetine muhtaç duruma düşmeden hem de...

1 Eylül 2012 Cumartesi

Ben kaybedemem: Engin Baytar Portresi


Volkan Demirel'in ardından bir başka sorunlu futbolcuya bakalım. Engin Baytar... 30 yaşına yaklaşan Engin'in doğum yeri Almanya.. Gurbette dünyaya gelip çok kültürlülüğe gebe olmak sorunların temelini atmak gibi bir şey... Ne oralı ne buralı olamamak başlıyor hemen. Futbol kariyeri orada start alıyor, Arminia Bielefeld'in altyapısının ardandan Türkiye'de Maltepespor ile Türkiye sayfasını açıyor.
Ardından Gençlerbirliği, Eskişehir ve Trabzonspor... O ana dek hırçın, çok kart gören, disiplinsiz bir adam olarak tanınıyor, ün yapıyor, belli bir mesafe ile bakılan adam oluyor. Yeteneklerinden çok bu yönleri konuşuluyor Engin'in... Ardından Şenol Güneş'in terapileri başlıyor.

'Bilge adam' Şenol Güneş'le buluşma ve hayatında yeni bir dönemin başlangıcı... Ciddi bir ilerleme kaydediyor Engin ancak temelde bir sorun olduğu için bir süre sonra Engin yeniden hata sinyalleri veriyor. Bir maçta oyundan alınmasına sinirlenip hocası Şenol Güneş'e küfretmeye kadar varıyor işler.

Engin'in bu bir türlü düzelmeyen, zaman zaman tekrar tekrar eden hırçın, sinirli, saldırgan kimliği dönemin Türk Milli Takımı'nın hocası Guus Hiddink'in de dikkatini çekiyor. Hollandalı adam, tipik bir Avrupalı olduğu için sorunun temeline inmek, yetenekli bir futbolcuyu kazanmak istiyor. Babasıyla görüşmek talep ediyor. Engin'in futbolu çok seven, her hafta Küçükçekmece bir halı sahada dostlarıyla maç yapan babası Adnan Baytar, Hiddink'le görüşmeyi kabul ediyor ama görüşme verimli geçmiyor.

Hiddink, baba Baytar'a Engin'in çok verimli bir futbolcu olduğunu ancak bu ara sıra hata verme sorununun bunu gölgelediğini anlatıyor. Engin'in kazanılması halinde Türk Milli Takımı'na da hizmet verebileceğini anlatıyor ve "Neden böyle" ve "Biz ne yapabiliriz" diyor. Baba Adnan bey ise artık Engin'in vukuatlarının ardından klasikleşen demecini veriyor: "Ben oğluma küçükken bir fiske bile vurmadım. Neden böye oluyor bilmiyorum."


Hiddink çaresiz kalıyor. Şenol Güneş'in ardından Engin'le uğraşma sırası Türk futbolunun bir başka Profesörüne geliyor. Fatih Terim, Colin Kazım'lı kadroya Engin'i katmakta bir beis görmüyor. Engin, Güneş'ten sonra Terim'le de nispeten sakin bir sezon geçiriyor. (Rakamlar aşağıda olacak) Ancak sakin geçen bir sezonun ardından Engin'in yine hata zamanı geliyor. Rakiplerine hocalarına küfreden oyuncu bu kez hakeme saldırıyor ama bu normal bir saldırıdan farklı. Önce rakibe, sonra hakeme, karttan sonra tekrar hakeme, sonra tribünlere yöneliyor öfkesi... Ve 11 maç ceza geliyor. Engin'i kaybetmek istemeyen Terim, "Suçunun cezasını çekecek ama onu kazanmayı seçeceğim" diyerek pes etmeyeceğini gösteriyor.

Engin'in yaşı 29, önceki 'hırçın' futbolcu örnekleri gözönüne alırsak 3-4 yıllık bir kariyeri daha var. Galatasaray'da kalırsa iyi para kazanma imkanı sürecek. Engin'in sorununa gelirsek... Mutlaka kazanma / Haksız çıkmaya tahammül edememe / Kaybettiğinde mutlaka dışarıdan bir sorumlu bulma...



Geçtiğimiz günlerde gazeteye Olimpiyat Şampiyonu Servet Tazegül gelmişti. Servet'le sohbet esnasında 'hastalık' derecesinde kazanmaya olan hırsından bahsettik. Sessiz bir görüntüsü olan Servet, "Kaybetmeye tahammülü yok" demekle yetinirken, ağabey konumundaki Bahri Tanrıkulu söze girdi: "Tavla da oynasak, Play Station da oynasak kaybedince çok sinirlenir. Hemen yeniden oynamak ister. Bizi yenene dek tekrar tekrar oynamak ister. Yenildikçe o kadar ısrar eder ki tekrar oynamak için, artık bitsin diye bilerek kaybederiz."

Geçtiğimiz günlerde bir Profesör Doktor büyüğüme, "Kazanma Hastalığı, Kaybetmeye Tahammülü Olmama" hastalığının tedavisini sordum. Bakın ne dedi: "Bunun ilacı yok, asla da icad edilemeyecek. Tek tedavi yolu maneviyatını güçlendirmek"


Fotoğrafa bakarsak Engin, Serkan Balcı ile Kabe ziyareti ile bunu denemiş aslında. Ancak fotoğraflarla bir kez daha bakarsak Engin'in dövmesi, tercih ettiği tişörtleri ve tavırları içindeki 'karmaşa'nın bir dışa vurumu. Kabe'de huzur arayışına bir yardım kampanyasına katılmak için aldığı Naomi Campbell tişörtü eşlik ediyor. Umarım Engin Baytar, Fatih Terim'le daha çok mesai geçirme fırsatı bulur da 'kazanılmış adamlar' kısmına eklenir.

Engin Baytar'ın dönem dönem kartları

2005-2006 Gençlerbirliği 4 maç 2 sarı
2006-2007 Gençlerbirliği 33 maç 11 sarı 1 kırmızı
2007-2008 Gençlerbirliği 35 maç 12 sarı 1 kırmızı
2008-2009 Gençler/Eskişehir 23 maç 12 sarı 1 kırmızı

Şenol Güneş'li yıllar
2009-2010 Trabzonspor 30 maç 10 sarı 2 kırmızı
2010-2011 Trabzonspor 20 maç 4 sarı (Uzun bir sakatlık)
Fatih Terim'li yıllar
2011-2012 Galatasaray 35 maç 6 sarı 1 kırmızı (En iyi sezonu)
2012-2013 Galatasaray 1 maç 1 sarı 1 kırmızı 11 maç ceza

28 Ağustos 2012 Salı

ALEX'İN HEYKELİ NEREDE?


Bugün Hürriyet gazetesinin eski genel yayın yönetmeni, fahri Fenerbahçe muhabiri Ertuğrul Özkök, Alex'le ilgili bir yazı kaleme almış. Yazısında demiş ki, "Bu taraftar Alex'in heykelini dikti, şimdi taraftar o heykeli ne yapacak, depoya mı kaldıracak" demiş.

Dikildi ise nerede bu heykel sayın Özkök?

Fenerbahçeli beşten fazla taraftar grubu Fenerbahçe'nin son şampiyonluğu sonrası toplanarak Alex de Souza'nın heykelini dikme kararı verdi. Bu konuda bir araştırma yaparak maliyetini öğrendiler. Sonra aralarında para topladılar. Ne kulüpten ne herhangi bir sponsordan ne bir işadamından para talep etmediler. Kendileri para toplayarak maliyeti karşıladılar.

Anlaşılan bir heykeltraş Alex'in belirlenen bir sevinç karesinden heykelini yaptı, bitirdi ve taraftarlara teslim etti. Ancak bu yaşananlar sırasında şike soruşturması başladı. Taraftar yine de heykeli açma kararından vazgeçmedi. Yoğurtçu Parkı'nda Lefter Küçükandonyadis'in heykelinin karşısına dikilecek Alex heykeli için Kadıköy Belediyesi'nden gerekli izinleri aldı. Tarih belirlemek için kulüple yapılan görüşmelerde de sorun çıkmadı. Hatta heykelin oturtulacağı mermer kaidenin yerleştirilmesi sırasında Fenerium  görevlileri çalıştı. Kaidenin çevresinin bir yönüne Alex'in muhteşem kariyeri, bir yönüne de heykel için cebinden az çok para veren herkesin ismi bir hatıra olarak alfabetik sırayla yazıldı.

Mermer kaidenin bu kısımları örtülerek açılış tarihi belirlendi. Kulüp de onay verdi. Fenerbahçe'nin bir maçı öncesi taraftarlar açılış için toplandı. Ancak sonra birden açılışın ertelendiği açıklandı. Ne olmuştu da açılış ertelenmişti acaba... Erteleme kararını, heykelin açılışını -yapılışını değil ama açılışını- üstlenen Fenerbahçe kulübü almıştı. Çünkü başkan Aziz Yıldırım kendisi içerideyken bu heykel açılışını uygun görmemişti.

Taraftarlar dağıldı, heykel kulüpte kaldı. (Muhtemel stattaki depolardan birinde) Aziz Yıldırım bir yıl sonra tahliye edilse de heykel açılışı yapılmadı. Bir daha da açılışla ilgili ses seda çıkmadı. Bu arada Aykut Kocaman, Alex'in tasfiye sürecini başlattı. Lefter'den sonra heykeli dikilecek ismin bir yabancı futbolcu olması mı hazmedilemedi mi nedir, Alex'e 8 yıllık muhteşem kariyeri sonrası görkemli bir veda yerine kavga gürültü başladı.



Alex twitter'dan Aykut hocasına salladı. Hocası da onu kadro dışı bıraktı. Alex de o maça eşi ve çoçuğuyla geldi. Oğlu Felipe ile zemine indi, top oynadı. Kadınların kendisine yönelen ilgilerine imza ve tebessümle karşılık verdi. Sonra tribüne çıktı. Kadın taraftarlar ise o maçta gayet nazik bir şekilde - erkekler gibi küfürle değil - "Aykut söyle, Alex nerede" diye seslendiler. Ancak bu tezahüratın ikinci yarıda da sürmesi başkan Aziz Yıldırım'ı rahatsız etti. Başkan yeryüzüne indi! Belki de dünya futbol tarihinde ilk kez yaşanan bu olayda Yıldırım, "Sevgili Fenerbahçeliler... Ben Aziz Yıldırım. Takımınızı destekleyin, yanlış yapıyorsunuz, sahada oynayan takımınızı destekleyin, Aykut hocanıza sahip çıkın" dedi.

Bu mesajın anlamı açıktı: Ben Aykut Kocaman'a laf ettirmem, sahada olanlara destek verin. Başkanın bu tavrının sebebi kesinlikle sahayla ilgili değil. Başkanın çok sevdiği 'saha dışı'yla alakalı. Yıldırım, 3 Temmuz 2011'den sonra Metris'te yapayalnız kalmışken; şampiyonluğuna, bir sezon verdiği mücadeleye sahip çıkan Aykut Kocaman vardı. Alex yoktu. Alex, başkanını az çok tanıyordu ve biraz da yapısı gereği çok konuşmamayı seçti.

Aykut Kocaman ise Rıdvan Dilmen ile birlikte 'sahadaki mücadele'ye saygı gösterilmesini istedi. Burada aslında bir itiraf vardı. Sahadaki mücadeleye bakın demek "Saha dışında ne oldu bilmiyorum, ilgilenmiyorum, banane... Ben sahada aslanlar gibi oynadım, şampiyon oldum, ona bakın" demek istedi. Bu tavır asrın buluşu oldu. Fenerbahçe'nin şike dosyasındaki en önemli savunma unsuru bu sözler oldu. Tapelerde ortaya saçılan, üstü örtülemeyecek gerçekler, "Sahaya bakın sahaya..Dışarıda olanlar sahaya yansımadı" denilerek püskürtüldü.

Neticede Fenerbahçe'ye ne içeride ne dışarıda bir ceza çıkmadı. Başkan tahliye oldu, Aykut Kocaman ile sözleşme yenilendi. Ancak Kocaman oldum olası Alex'e sıcak değildi. Zaten çok yakın arkadaşı olan spor yazarı Altan Tanrıkulu yıllardır "Alex'siz bir Fenerbahçe"nin propagandasını yapıyordu. Kocaman da 3 Temmuz sürecinin kredisini kullanarak Alex'in tasfiye harekatını başlattı.

Bu oyunda kazanan Aykut Kocaman ve Aziz Yıldırım olacak. Kaybeden ise Alex ve onun için ceplerinden topladıkları parayla heykelini yaptıran taraftarlar olacak. Alex ülkesine dönecek ama Fenerbahçeliler burada kalacak ve diktirilmeyen o heykelin mermer kaidesine bakıp derin bir 'ah' çekecekler: "Ah o bir oy, ah o bir oy"

 

15 Ağustos 2012 Çarşamba

Volkan Demirel: Kendi kendine yeten adam


Volkan Demirel'in sakatlığıyla ilgili olarak dün tecrübeli bir ismi aradım. Daha önce Rıdvan Dilmen'i de birkaç kez ameliyat eden Prof.Dr. Nail Kır koyu bir Fenerbahçeli özellikle diz ve omuz ameliyatlarında uzman bir isim. Hoca maçı izlediğini söyleyip, "Öyle abartıldığı kadar sürmez. Üç bile bilemedin 4.haftada sahada olur. Zaten Volkan yıllar önce de diğer dizinden sakatlanmış, yine ameliyat olsun denmişti. Volkan ameliyat olmadan iki haftada sahaya dönmüştü. Sonuçta Volkan güçlü bir oyuncu. Tabii ki tetkiklerini görmedim ama Volkan gibi güçlü bünyesi olan sporcuların yaralanmalarında vücut kendini çok daha çabuk yeniliyor. Bu yüzden Volkan'ın ameliyat olup da 5-6 ay sahalardan uzak kalması gibi bir riske girmesine gerek yok" yorumlarını yaptı. Volkan Demirel de bugün resmi siteye yaptığı açıklamada bu olayı anlatıp yine ameliyat olmamayı tercih ettiğini söylemiş. Kalede duruşuyla güvenen veren, takım üstündeki etkinliğinin yanı sıra rakip futbolcularda da ciddi bir anti konsantrasyon yaratan Volkan'ın yokluğu Aykut Kocaman'ın zaten zor başlayan sezonunu daha da içinden çıkılmaz hale getirirdi.


Burada Mert Günok'a da bir parantez açmak gerek. Fotoğrafta da görüldüğü gibi çocukluğunun takımında oynamak güzel. Fenerbahçe'de yedek olmak bile önemli, hem ekonomik olarak da doyurucu. Mert sezon öncesi sona eren sözleşmesini ücret artışıyla yeniledi. Ancak oynamayan kaleci paslanıyor, bu gerçeği de gözardı etmeden Mert'in oynayabileceği bir yere gitmesi - çünkü yaşı genç - Fenerbahçe'nin daha iyi tecrübeli bir yedek kaleci bulması gerek.

Not: Blog için fotoğraf ararken Volkan Demirel'in çok çok eski bir haline denk geldim. Bir çok ilişki ve evlilikte olduğu gibi Volkan Demirel'in eşinin de milli kalecinin tarzına ciddi bir katkıda bulunduğu görülüyor.

Servet ve Bahri'den arta kalanlar...

Servet Tazegül ve Bahri Tanrıkulu, Türkiye'yi Londra'da düzenlenen Olimpiyatlar'da başarıyla temsil eden iki isim... Gazeatedeki röportajı, sığmayan/taşan kısımlarıyla bir de buradan yayınlamak istedim. Bahri Tanrıkulu: Tribünlerden bize destek çok azdı, buna biraz üzüldük. Maçlarımızda daha çok destek görmeyi isterdik doğrusu. Güreşçi arkadaşlarla da konuştuk, onlardan da aynı dertten musdaripti. Mücadelelerimiz sonrası biz onların, onlar da bizim maçlarımıza geldiler. Olimpiyat, Almanya'da olsa çok farklı olurdu diye düşünüyorum. Diğer ülkelerden sporcuların ciddi destekleri vardı. Güvenlik Olimpiyat köyü çok güzeldi. Odalarımız güzeldi. Her şey düşünülmüştü, tek bir yemekhanesi vardı ama çok büyüktü. 24 saat açıktı ve Hint mutfağından Müslümanlar için ayrılan 'helal restorant' kısmına kadar herşey düşünülmüştü. Ancak güvenlik önlemleri ciddi olarak rahatsız etti. Çok ciddi önlemler alınmıştı. Güvenlik görevlilerinin dışında çok sayıda asker de vardı. Ağır silahları vardı, ister istemez tedirgin oluyordunuz. Yine de herhangi bir olay yaşanmadığı için mutluyuz. Bejing Londra'da güzel bir organizasyon vardı ama 2008 Pekin ile karşılaştırdığımda oranın daha eğlenceli, daha sıcak bir ortamı olduğunu söylemeliyim. Londra'da en büyük sorunumuz trafikti. Müsabakalarımıza gitmek için çok önceden Olimpiyat köyünden ayrılmak zorundaydık. Köyden çıkmak için 15 dakika yürümeniz gerekiyordu, sporcu otobüsüne binseniz çok dolaşıyordunuz. Sporcuların büyük bir kısmı gibi biz de zaman zaman Londra metrosunu tercih ettik. Servet Tazegül: Metro iyiydi ama çok karışıktı. Öyle karışıktı defalarca bakıp kontrol edip binsek de yine de yanlış bindiğimiz zamanlar oluyordu. Bahri Tanrıkulu: Sabah 0945te ilk maçıma çıktım. Yunan rakibimle dövüşürken kolum arada kaldı, o an hissettim. Ama öyle devam ettim. Maçtan sonra kırık olduğu anlaşıldı. Yetkililerimiz yanıma gelip 'Devam edecek misin' diye sordular. Kesinlikle devam edecektim. Ama bu benim şanssızlığım. Tekvando zor bir spordur ama başınıza böyle bir şey ya bir kere ya gelir ya gelmez. Ama benim başıma 2008 Pekin'den sonra yine geldi. Bu benim talihsizliğim. Doktorumuz geldi ve lokal anestezi yaptı, normalde yasaktır bu ama buna mecburdum. Sonuçta bu Olimpiyat ve 4 yılda bir oluyor. Ve son Olimpiyatım. Ancak lokal anestezinin etkisinin geçmesiyle beraber gücümü yitirdim. Yine de tekrar iğne olmadım ve kırık parmakla dövüştüm ama olmadı, madalya şansımı kaybettim. Hayırlısı böyleymiş. Sabah 9'da parmağım kırıldıktan sonra akşama kadar üç maça çıktım. Beni Başbakanımız aradı, Bakanımız aradı, hepsi destek oldu, 'Canın sağolsun' diyerek moral verdiler. Seneye Avrupa Şampiyonası var. Formum şu an çok iyi durumda. Orada da bir şampiyonluk yaşamak istiyorum. Ancak 2016 Olimpiyatları'nı düşünmüyorum. İki çocuğum var ve artık aileme daha çok zaman ayırmak istiyorum. Ondan sonra da spor alanında bakanlığımız, belediyemiz ne görev verirse orada spora hizmet etmek, yeni sporcular yetiştirmek için çalışmak istiyorum. Avustralya'da spora okulların çok büyük destekleri var. Mutlaka her okulun kapalı salonları, havuzları var. Sporculardan uluslararası başarı kazananları mutlaka televizyon kanalları bünyelerine katıp spor haberlerini sundururlar. Bu şekilde bir destek sporcu için çok önemli. Olimpiyat'ta ülke kafilesinin birlik duygusu çok önemlidir. Biz de bu pek yoktu. Farklı dallardan sporcular birbirleriyle pek kaynaşamadı. Diğer ülke sporcularının çok daha sıcak bir ortamda bir arada zaman geçirdiklerini gördük.
Servet Tazegül Almanya'da doğdum. Spora orada 5 yaşında başladım ve haftada 3-4 gün idman yapıyorum. 14 yaşından beri sürekli Türkiye'de kamptayım. Bu kadar yoğun sporun içinde olunca eğitimim aksadı. Çünkü kamplar, organizasyonlar için okulumdan pek izin alamadım. Almanların 'Bizim sporcumuz ol' teklifini kabul etmediğim için de hiçbir kolaylık göstermediler. Kamplara, maçlarıma hep doktor raporu alıp gelebildim. Ancak kendi sporcularına çok daha kolaylık gösterdiklerini söyleyebilirim. - Olimpiyatlar sırasında çok kontrollü olduğun, sakin dövüştüğün konuşuldu Hep sakin olduğum sanılır ama pek sakin değilimdir. Olimpiyat olduğu için riski çok fazla risk almak istemedim. En son final maçında artık çok sıkıldım ve antrenörüme, "Hocam dalayım mı, kararsızım ne diyorsun" diye sordum. "Sana bırakıyorum" dedi, yine de durgun dövüşmek zorunda kaldım. Herkes beni beğendi, altın aldım ama maçlarımda kendimi beğenmedim. Bahri Tanrıkulu: Servet, Avrupa Dünya şampiyonalarında genellikle rakiplerini yer, parçalar, duman eder resmen. Ama Olimpiyat'ın havası çok farklıdır. O yüzden çok tutuk, kontrollü dövüşmek zorunda kaldı, bu yüzden de altın almasına karşın biraz buruk aslında. Servet, seni Almanlar'ın hep istediği hatta Singapur'dan sana bir teklif geldiğini duyduk? Singapur'dan bir teklif olmuş, federasyon başkanımıza gelmiş. Almanlar da beni istediler uzun süre önce, ben kabul etmedim. Daha sonra üst üste başarılarım gelince yine teklifte bulundular ama hiçbir zaman istemedim. Ne kadar orada doğmuş, yaşamış, oraya alışmış olsam da benim memleketim burası. Türkiye'de yeniden bir hayata başlamak zor olur bunu ileride düşünürüm. Ama öldüğüm zaman buraya gömüleceğim. Başka bir şey düşünmüyorum. Kesinlikle Almanya'ya gömülmek istemem, benim vatanım burası, kalbim burası için atıyor. Madalyanı rahmetli annene bağışladığını söylemiştin, anneni ziyaret edecek misin? Olimpiyat hazırlıklarım boyunca federasyonumuzun da yardımıyla hasta olan, tedavi olan anneme hep yakın oldum. Bu başarımı görmesini çok isterdim ama kısmet değilmiş. Madalyamı ona götürecektim, sözüm vardı. Bayramda tüm ailemle İzmir'de buluşacağım. Annemi ziyaret edeceğim inşallah. Bu madalyam annem için, inşallah bir dahakini de beni hep destekleyen Başbakanımız için alacağım. Bundan sonraki hedefin ne Servet? Ben Olimpiyatlar'da görevimi yaptım, benden bekleneni yaptım. Çocukluktan beri her zaman birinci olmayı istedim, kaybetmeyi hiç sevmem. Sadece tekvandoda değil hayatta başka alanlarda da kaybetmeyi sevmem. Tavlada, Play Station'da hep kazanana, birinci olana dek tekrar tekrar oynarım. Zarı zorlarım, rakibi zorlarım, strese sokarım, konsantrasyonunu bozarım, kaybetmeyi sevmem. Tekvando satranç gibi bir oyun, rakibin bir sonraki hamlesini düşünmen gerekir. Burada söze Bahri giriyor) - Servet bıktırır, artık bilerek kaybedersiniz bıraksın diye sizi, yoksa sabaha kadar oynar, asla bırakmaz, pes etmez. Söz artık şampiyon sporcuların kulübü İstanbul Büyükşehir Belediyespor kulübünün genel müdürü Suat Güler beyde... İstanbul Büyükşehir Belediye Spor olarak her Olimpiyat'ta mutlaka madalyamız vardı Londra'yı da boş geçmedik. Ama artık hedeflerimizi büyüteceğiz. Biz belediye olarak sadece tekvandoda değil bir çok branşta faaliyet gösteriyoruz. Dört bine yakın lisanslı sporcumuz var. Pekin'de hedeflerimiz çok daha büyük, iddialı olacak. Yakında tüm basına tesislerimizi gezdireceğiz. Kapalı salonlarımız, yüzme havuzlarımızla, antrenörlerimizle sporcu yetiştirmeyi sürdürüyoruz. Biz aslında Avrupa'da, Türkiye'den daha çok tanınıyoruz. Sporcularımız uluslararası arena sürekli ve çok sayıda farklı branşlarda mücadele ettikleri için Türkiye dışında daha çok biliniyoruz. Boz Baykuşlar Boz Baykuşlar bizim dışımızda kendi kendine oluşan, kendine has bir oluşum. Sadece futbola değil değil branşlarda da sporcularımıza destek veriyor, salonlara geliyorlar. Küfür olmadan, şiddet olmadan, harika pankartlarıyla herkese örnek tablo ortaya koyuyorlar. Hakemi, rakibi alkışlayan kaç tane taraftar grubu var. Boz Baykuşlar'ın ünü, taraftarı oldukları kulüple yarışıyor artık diyebiliriz. Biz sporcularımızın, spor dışında hiçbir şey düşünmemelerini istiyoruz. Sadece bunu sağlamaya çalışıyoruz. Sokakta kahveden gençlerimize spora alıştırıyoruz, içlerinden bir tane sporcu yetişirirsek, başarılı bir sporcu çıkartırsak mutlu oluyoruz. Her sene lisanslı sporcu sayısını artırıyoruz. Mesela bizim voleybolumuzun yüzde 60'ı altyapıdan çıkıyor. Yakında Cebeci'de yeni spor salonumuz açılacak. 200 yatak kapasiteli, iki kapalı spor salonu, bir tane futbol sahası, olimpik yüzme havuzu olan salonumuz eylül ayında hizmete girecek. Bahri söze giriyor Ben de 1998 yılından bu yana İstanbul Büyükşehir Belediye Spor kulübünün sporcuyum. Hemen hemen branşta var olan, sporcuları mücadele eden bir kulüptür. Yöneticilerimize teşekkür ediyorum bu gayretleri için... Amatör gönül işi, çok fazla bir şey beklemeden özveri göstererek yapılır.

12 Ağustos 2012 Pazar

İlçe takımının maçıyla açılan ligin marka değeri...

Türkiye Futbol Federasyonu'ndan gelecek adına umutlu olmaya imkan var mı? Başkanlığa seçim ya da atanmayla gelen başkanlarının isimleri üzerine konuşmadan sadece yapılan TFF'nin icraatlarına bakarak konuşalım. Mesela son icraat... Süper Lig'de ilk haftanın planlaması. Yeni sezonu kim açar, genellikle şampiyonun maçıyla start verilir liglere... Süper Lig'de böyle mi olur diye bakıyoruz, yok öyle değil. Marka değeri üzerine sık sık tartışmalar yapılan Süper Lig'de 2012-2013 sezonu bir cuma akşamı Eskişehir-Akhisar Belediye maçıyla başlıyor. Şampiyon Galatasaray ise ligdeki ilk maçına pazartesi gecesi Kasımpaşa karşısında çıkıyor. TFF'yi ilk hafta programını yaparken zorlayan konu, ligden önceki hafta milli maç olması, ilk haftanın ardından da Avrupa'daki üç takımımızın maçlarının olması. Lakin bu zorluğa rağmen şampiyonun pazartesi maça çıkması yayıncıya saygısızlıktır. Artı marka değeri üzerine sık sık fikir yürütülen bir ligin, bir ilçe takımının maçıyla açılması da bu lig adına bilmeyenlere bir fikir verebilir herhalde... Galatasaray ile Fenerbahçe aynı gece, mesela pazar gecesi oynayamaz mıydı? E o da yayıncı kuruluşa ayıp olur di mi?

Okan Bayülgen ile Telegol aynı ekranda nasıl olur?

Bir kanal çıkıyor, Okan Bayülgen'i transfer edip tüm yayın akışını ona göre değiştiriyor. Ciddi maddi destek sağlıyor. Ardından daha fark edilen bir kanal oluyor, hemen hemen tüm programlarına bir farklılık yansıyor Lakin o kanal gidip Türk futbolunu her hafta eğlence sektörüne meze yapan bir programı transfer ediyor. Eğlence için Okan Bayülgen var zaten, Telegol'e ne gerek var demiyor? E o zaman Okan Bayülgen'in başlattığı değişim ne olacak? Ne olacak, gün gelecek Telegol kalacak, Okan Bayülgen gidecek. Ben yaşlarda eğitimli spora meraklı bir yakınımın her hafta Telegol seyrettiğini öğrenince şaşırmıştım, "Gerçekten mi, sen hoşlanmızsın o tars spor programlarından" diye sormuştum. Arkadaşım, "Ben eğlence için abi, eğleniyorum, gülüyorum o adamların hallerine" demişti. Önce şaşırsam da belli bir zaman sonra anladım. Gerçekten Telegol'ü insanlar futbol falan değil sadece oradaki adamların kavga gürültüleri, canlı yayına bağlanıp onlara sallayanları görmek için izliyorlar. Eğlence için yani, o kadar. Türkiye'nin kaderi daha doğrusu Türkiye'deki medyanın kaderi bu: Kötü, iyiyi kovuyor. Türk medyası, Vasatın İktidarı olmayı canı gönülden istiyor. Çünkü böylesi hem daha ucuz,hem de kitleleri uyutup gereken 'rıza'yı üretmek daha kolay. Birden çok dilden bilen, daha kalifeyi bilgilere sahip olanların bu sektör yerine eğitim aldıkları ekonomi, siyaset, vb. alanlarda olmaları, medyaya özellikle de gazeteleri tercih etmemeleri bu yüzden.. Meydan kime kalıyor, Telegol tarzı gazeteciliğe...
Not: Yazıda Okan Bayülgen'e verdiğim önemden ayrıca bahsetmedim. Programında "Medya Arkası" diye bir bölüm yapan biri, düzene uymayan rahatsız bir adamdır zaten.. İşitme engelliler için yaptığı hizmet de medyada bir ilktir, o da ayrı.

17 Temmuz 2012 Salı

Formula 1 sevenler bu video kaçmaz

Formula 1'in iki hırçın pilotu Lewis Hamilton ve Jenson Button...McLaren takımının F1'de takım emirlerine rağmen kendi aralarında bile yarışıp birbirlerini geçmeye çalışan iki harika pilotu...  McLaren takımı, iki başarılı sporcusunun müthiş rekabeti için harika bir çizgi film yaptı. Bu çizgi film, sadece çocuklara değil tüm Formula 1 tutkunlarına hitap ediyor. 

Not: Videonun altyazılı halini paylaşan TRT'den Erbatur Ergenekon'a teşekkür ederim.


http://www.youtube.com/watch?v=bxeJI3m64pQ&feature=youtu.be

11 Temmuz 2012 Çarşamba

Bir "Beyefendi"yi unutmamak...

- kenan abi, yazına başlayalım mı?
+ evim çok yakın, az sonra evden ara istersen
(saraçoğlu'ndadır kendisi, ev de kızıltoprak'ta)
- selamlar abi, hazır mısınız?
+ evet yerimiz ne kadar
(arkadan müzik sesleri geliyordur tatlı tatlı)
- hemen açmışsınız cazınızı
+ ee, müziksiz olmaz
- doğru, yeriniz 2 bin vuruş abi
+ hede de hödö de falan filan bitti. fazlamız var mı
- yok abi yine tam verdiniz. ağzınıza sağlık.
+ senin de eline sağlık. iyi akşamlar
- eyvallah abi. görüşmek üzere...





Bir çok kişi için erken gitti denir ama aslında herkes üzerine düşeni yaptıktan sonra ayrılır yeryüzünden. Kenan Onuk da böyle bir adamdı. Kızıltoprak'ta, en baba caz sanatçısında bile bulunmayacak albümlerinin yer aldığı dev bir caz arşivine sahipti. Hiçbir zaman nezaketten ve kibarlıktan vazgeçmedi. Ekranda ne ise gerçek hayatta da aynıydı. Rol yapmıyor, içindekini oynuyordu.

Hiç kimsenin canlı yayına çıkaramadığı Hıncal Uluç'u bir pazar günü ekrana çıkardı, Cüneyt Koryürek ile birlikte... Konu Süreyya Ayhan idi. Telefon hattında Mehmet Yurdadön vardı ve Süreyya Ayhan'ın çalışmaları tartışlıyordu. O gün ekrana çıkarmayı başardığı Uluç ve Koryürek ile birlikte tartışmanın alevlendiği dakikalarda bile sükunetini bozmadan Yurdadön ve Ayhan'a yöneticilik ve sporculuk dersi vermişti.

Ne diyelim, yeri dolsun inşallah. Başlığını çaldığım Ali Murat Hamarat'ın yazısını da okumadan geçmeyin...



http://tr.eurosport.com/ali-murat-hamarat-gunun-tarihi_blog216/beyefendi_post2160694/blogpostfull.shtml 

Not: Kenan Onuk, bugün hayatta olsa; sabah 8'den itibaren NTV Spor kanalını izlese ta gece son bültene kadar.... Sanmıyorum memnun kalsın, kanalın halinden...

25 Haziran 2012 Pazartesi

Aydınlar mı hata yaptı, Demirören mi?




Yıldırım Demirören, TFF başkanı seçildiğinde yapılan "Beşiktaş'ı batırdı, sıra Türk futbolunda" esprisi gerçek olmak üzere...




Artık bambaşka bir sürece girdik. UEFA'nın Fenerbahçe'ye temiz kağıdı vermesiyle birlikte 3 Temmuz sürecinde bir perde daha açıldı. UEFA'nın bu kararı Fenerbahçe yönetimi ve Türkiye Futbol Federasyonu'nda sevinç yarattı. Ancak bu sevinç büyük bir yanılgı olabilir mi? Bunun için geçen sezon öncesi neler olduğunu hatırlamamız gerekiyor.

Geçen sezon Fenerbahçe, Türkiye liginin tescil edilmiş şampiyonu olarak Şampiyonlar Ligi'nde oynamaya hazırlanırken bir anda bu yarışmadan men edildi. Bu kararın kime ait olduğu çok tartışıldı. Önce UEFA'nın kararı gibi gözükürken daha sonra TFF'nin kararı olduğu ortaya çıktı. UEFA, hakkında şike soruşturması süren bir kulübün kendi organizasyonunda yer almasını istemediğini TFF'ye bildirip Fenerbahçe'yi çekmesini istedi. Mehmet Ali Aydınlar da tüm sorumluluğu üzerine alarak Fenerbahçe'nin yerine Trabzonspor'u Şampiyonlar Ligi'ne gönderme kararına imza attı.

Bu sezon da aslında farklı bir şey olmadı. UEFA, Şampiyonlar Ligi için TFF'den gelen kulüpleri inceledi. Fenerbahçe'nin belgeleri, zabıtları çok olduğu için süreç uzadı ama nihayet vize çıktı. Ancak UEFA kararına şöyle bir şerh düştü: "UEFA Kontrol ve Disiplin Komitesi, Disiplin Müfettişi ve Fenerbahçe SK'nın kendisine ilave dosyalar sunabilmesinin uygunluğuna; katılıma uygunluk konusunda son kararın UEFA Disiplin Kurulu'nda olduğu kaydıyla.."

Mehmet Ali Aydınlar yönetimindeki bir önceki Türkiye Futbol Federasyonu Fenerbahçe'yi göndermeme kararıyla ne kadar isabetli bir karar aldıysa Yıldırım Demirören yönetimindeki TFF de sadece Fenerbahçe'yi değil Türkiye'yi büyük bir riske atmıştır. Aydınlar, Fenerbahçe'yi Şampiyonlar Ligi'ne göndermeyerek 'olası bir şike kararı' için önlemini almıştı. Demirören yönetimindeki TFF ise Fenerbahçe'yi göndererek 'Kulübümüz temizdir' dedi.

Spor yargısındaki kararını neredeyse bir sene sonra alabilen Türkiye Futbol Federasyonu bu kararın altına imza atarak, ceza alabilecek Fenerbahçe'nin yanına Türk futbolunu da eklemiş oldu. Bir senedir, "UEFA bizi mahvedecek" ya da "Biz müstemleke miyiz? Temiziz deriz, gereği neyse yapsınlar bakalım" diyenler için sonun başlangıcındayız.

UEFA'dan iddia edildiği gibi bir ceza çıkmazsa bu yazının sahibi utanır belki bu yazıyı siler ama ya UEFA'dan çıkacak ceza sadece Fenerbahçe'ye değil Türk futbolunu da bağlarsa, başka kulüpler ve 2014 Dünya Kupası elemelerine katılacak milli takımımız safdışı bırakılırsa ne olacak?

Mehmet Ali Aydınlar'ın "Durum çok vahim. Fenerbahçe kesin ceza alacak. Eğer almazsa, Fenerbahçe'nin 45 milyon euro olduğu ileri sürülen zararını cebimden ödeyeceğim" sözlerini hatırlatıp "Öde bakalım" diyenler, Türk futbolu ceza alırsa Beşiktaş'ı 8 yılda borç batağına gömen Yıldırım Demirören'den oluşacak zararın hesabını soracaklar mı?