22 Ekim 2012 Pazartesi

AYŞE ARMAN'IN TIRAŞIYLA AÇILAN BEYAZ SAYFA



Felaket zamanlarında konuşanlara kulak verir insanlar genelde. Felakete uğrayanlar, "Neden böyle oldu", "Suç kimde",  "Peki bundan sonra ne olacak" gibi sorulara yanıt ararlar. Bir teselli bir çıkış noktası öğrenmek ister insanlar. Böyle zamanlarda konuşmak cesaret ister. Ya gerçekten tespit yapacak kişiler çıkar, sebepleri sıralar ve çıkışı gösterir ya da sorunu başka noktalara gösterecek kişiler konuşur. Sorumluluk sahibi insanlar ya konuşmamayı seçer ya da başka kişileri hedef gösterir, başka sebepleri sıralarlar.

Türk Futbolu'nun aynası sayılabilecek Milli Takımımız'ın aldığı 2014 Dünya Kupası elemelerinde aldığı sonuçlar ortada. Kimden konuşmasını beklemeliyiz. TFF Başkanı, Milli Takım hocası ve takım kaptanı...İlk etapta bu kişilerden bu facianın izahını, çıkış noktasını duymak istersiniz. Milli facianın ardından TFF Başkanı Yıldırım Demirören'in konuşmasını beklemek hayalcilik olur. 8 yıllık Beşiktaş Başkanlığı döneminde çok defa antrenörlerinin arkasında olduğunu söyleyip daha sonra görevlerine son veren Demirören'den bugün konuşmasını beklemeliyiz. Sadece aklıma gelen işine son verdiği ilk isimleri sayayım.


Demirören'in yol verdikleri de sorunlu muydu?

Rıza Çalımbay, Beşiktaş'tan ayrıldıktan sonra 4 takım çalıştırmış. Şimdilik son durağı Sivasspor'da bir istikrar ve belli bir başarı yakaladığı ortada. Kayserispor'u iki sezon lig beşincisi yaptıktan sonra Ertuğrul Sağlam, Beşiktaş'a geldi. O da Demirören'in gazabına uğradı. Rıza Çalımbay gibi Beşiktaş'ın çocuğuydu. O zaman feda yoktu ama tazminatı olmayı bile mevzu etmedi. Onun ardından aklıma gelen isim Vicente del Bosque.. Beşiktaş'tan sonra kariyerine İspanya Milli Takımı ile bir Dünya Kupası bir Avrupa Şampiyonluğu eklediğini söylememe gerek var mı? "Canım İspanya'yı herkes şampiyon" diyenlerden iseniz bu yazıya devam etmeyin.

Abdullah Avcı konuştu, istifa etmeyeceğini, Türk futbolundaki sorunun teknik adamların sürekli değiştirilmesiyle çözülmeyeceğini söyledi. Doğru, haklı ama o zaman göreve geldiğinde, hatta kötü sonuçlar alındığı bile, "Artık eşik atlama zamanı, elemelerden sonra play-off oynayan takım değil, grubundan lider çıkan takım olacağız" demeseydi. Zaman isteseydi, her şey hazırlıklı olun deseydi. Bugün anlattığı sorunları bize o zaman anlatsaydı. İlle de iddialı olmak şart mıdır? Gerçeklerle yüzleşsek olmaz mı?

Daha detaylandırmaya gerek yok. Türk Futbolu'nun sorununu dışarıdan gelenlere soracaksınız. Yerli olsun, yabancı olsun, gurbetçi olsun bizden milyonlarca euro tazminat kazanan teknik adamlar olsun.. Onlara kulak vermemiz gerek. Çünkü biz bize yetemiyoruz! Biz, bizim sorunlarımızı doğru şekilde tespit edemiyoruz. Çıkış noktalarımız hep farklı. Genelde isimler üzerinden eleştirmeyi seviyoruz. Umut eden havalı tipleri sevmiyoruz. En çok onlar düşünce seviniyoruz. Hemen kılıçlarımızı çekiyoruz (ben de dahil) hatalarını sayıyoruz.

Ben Abdullah Avcı'ya Selçuk İnan, Emre Belözoğlu, Onur Kıvrak tercihlerinden ötürü 'sallarken' arkadaşım Hakan Eren sordu: "Peki Abdullah Avcı'yı kovalım. Ya sonra, kim gelecek, neyi değiştirecek? Sorun Abdullah Avcı mı?"



Maçın hayal kırıklığı geçtikten sonra biraz düşününce sorunun sadece Abdullah Avcı olmadığını anlayabiliyoruz. Abdullah Avcı gerek tecrübesiz bir teknik ekip kurması, gerek kadro tercihleri, gerek göreve gelir gelmez Ayşe Arman ve Beyaz gibi kendisini daha işin başında hedefe oturtacak röportajlara çıkmasıyla gereksiz yere kendini hedefe oturttu. Ve düşer düşmez de vurmaya başladık. Ama hoca da kaşınmadı mı? Omzundan sakatlığını bir sezon kaybetmemek için ameliyat olmadan atlatmak isteyen Volkan'la milli takıma devam edip forma bir Onur Kıvrak'ı tercih etmemek... Yedeğine aldıkları Mert Günok ve Cenk Gönen tercihlerini "Oynamasalar da 9 maçtır milli takımla beraberler" diye izah etmek..

Marta kadar Milli Takım'ı unutacağız, ya sonra?
Abdullah Avcı şanslı, çünkü bundan sonraki ilk maçımız martta. Hoca en geç bir hafta sonra gündemden düşecek ve biz kısır ligimize, kısır futbol tartışmalarımıza döneceğiz. Marttaki maçlar basit, kolay, sıradan rakiplerle tıpkı Macaristan gibi.. Kapanış maçımız da Hollanda ile, hem de Türkiye'de. O maça aylar sonra kaç kişi gidecek bugünden kestirmek zor ama o tarihe kadar Telegol ve türevi programlarda futbolu saha dışında oynamayı, konuşmayı sürdüreceğiz. Çünkü birçoğumuz futbolu oynamayı değil konuşmayı seviyoruz. Sorun bakalım kaç kişi maça gidiyor, maç izliyor? Sizce dekoder alanlar mı çoktur yoksa Telegol izleyenler mi? Sorun da bu... Biraz Hamit Altıntop'a biraz Guus Hiddink'a biraz Vicente del Bosque'ye kulak vermemiz lazım. Andorra galibiyetine muhtaç duruma düşmeden hem de...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder