2 Ocak 2013 Çarşamba

Karaman'ın dönüşü ve Chomsky



Ünal Karaman, 2010-2011 sezonunda 82 puan toplayıp tarihi bir başarıya imza atan Trabzonspor'un kulübedesinde teknik direktör Şenol Güneş'in ardından önemli isim konumundaydı. Ustası, hocası, öncüsü Şenol Güneş'in artık yukarı çıkıp kulübenin tek hakimi olmak istedi. Ancak Şenol Güneş, 3 Temmuz sürecinin ardından yaşanan çalkantılı sezonda bu görev değişikliğinin doğru olmayacağını düşünerek, 'Şimdi olmaz' dedi. Ünal Karaman da, hedefi olan her kişi gibi tercihini 'gitmek'ten yana kullandı.

'Türk Futbolu'nda Rıza Üretimi
Kendisine biçilen rolden aslında çok daha fazlasını yapabileceğini düşünen bir adam gibi herkesin yapamayacağı şeyi yaptı Ünal Karaman, gitti... Hali hazırda bir işi varken, 'gitmek' herkesin yapamayacağı bir tercih. Özellikle içinde bulunulan ekonomik şartlar her ididalı isim için genellikle bir 'rıza üretimi' sağlıyor. Ünlü entellektüel, dilbilimci Noam Chomsky'nin 'rıza üretimi' tanımını burada da kullanabilir miyiz? Varolan duruma karşı duruşunuzu, Türk futbolunun genel geçer kabullerinin sizi de bir şekilde 'razı' olur hale getirip törpülemesi... Büyük ümitler beslenen Aykut Kocaman için de bunu savunabilir miyiz?

Yıllar önce Konya'daki Fenerbahçe maçında Anelka'nın elle attığı golden sonra, "Artık bu mesleği bırakmak istiyorum" diyen bir büyük futbol efsanesinin şimdi Fenerbahçe Teknik Direktörlüğü koltuğundan ayrılamamasının sebebini 'rıza üretimi' ile açıklayabilir miyiz? Çok daha büyük futbol akıllarının çalışmak, sisteme direnmek, gerekirse bırakıp gitmek yerine iknici adam olmayı kabullenmesi ya da bir gazete köşesinde her maç için hemen hemen aynı yazıları kaleme alıp varolan duruma razı olmaları, Chomsky'nin anlattığı 'rıza üretimi'nin bir örneği değil mi?
        

Ne demişti Ünal Karaman giderken Şenol Güneş: "Yeni dönemle ilgili Ünal Karaman’la yaptığımız görüşmede geleceğe yönelik farklı hedefleri ve beklentileri olduğu izlenimini edindim. Bu hedefler ve beklentiler doğrultusunda bir takım kararlar alınması gerektiği izlenimi ön plana çıktı. Karşılıklı ortak görüşümüz doğrultusunda yeni dönemde Ünal Karaman’ın kulübümüzde görev almaması yönünde bir mutabakata varıldı. Önümüzdeki yıllarda da mutlaka Trabzonspor çatısı altında görev alabilme imkanı bulacaktır."


KARTLAR YENİDEN DAĞITILACAK
Trabzonspor'da sezon başı Sportif Direktörlük görevine getirilen Giray Bulak'ın Mersin İdman Yurdu kulübüne teknik direktör olmasıyla Ünal Karaman'a yeni bir fırsat doğdu. Geçen sürede Şenol Güneş de artık maçlardaki kadro tercihleri bile tartışılan bir duruma geldiği için Ünal Karaman'ın dönüşü Trabzonspor için önemli. Gerisi gelecek sezon Şenol hocanın yukarı çıkmasına ve aşağıyı da özgür bırakmasına kalıyor. Lakin yukarıda da hocayla asla geçinemeyecek bir Sadri Şener gerçeği var. Şener'in, "Yukarıda biz varız, hocanın yeri kulübe" sözleri de bunu gösteriyor. Fenerbahçe gibi Trabzonspor kulübü için de sezon sonu yönetimlerden kulübelere kadar tüm kartlar yeniden dağıtılacak gibi gözüküyor.

26 Kasım 2012 Pazartesi

Artık Avrupa'nın dönüşlerini seviyor

Meşhur hikayedir, Yahya Kemal söz konusu Ankara olunca, "Ankara'nın en çok İstanbul'a dönüşlerini seviyorum" demiş. Fenerbahçe de o hesap artık Avrupa'nın İstanbul'a dönüşünü seviyorum. UEFA Avrupa Ligi'nde grup maçlarının tamamlanmasına bir karşılaşma kala grubundan lider çıkmayı garantileyen, Süper Lig'de ise 11.hafta sonunda lider Galatasaray'ın ardından ikinci sıraya yerleşen Fenerbahçe iki kulvarda yarışmaya artık alıştı.

Şampiyonlar Ligi play-off mücadelesinde Spartak Moskova ile 29 Ağustos'ta 1-1 berabere kalan Fenerbahçe bu maçın ardından 2 Eylül'de ligde Sivas ile 0-0 berabere kalmıştı. UEFA Avrupa Ligi'nde 20 Eylül'de Marsilya ile karşılaşan sarı-lacivertli ekip 2-2'lik berareberliğin ardından 24 Eylül'de çıktığı Trabzonspor maçında da yine 0-0 berabere kalıp puan yitirmişti. 25 Ekim'de Avrupa Ligi'nde AEL'i 1-0 yenen sarı-lacivertli ekip lige dönüşte Antalyaspor'a dönüşte 3-1 mağlup olmuştu. Fenerbahçe bu puan kaybının ardından çıktığı toplam 6 maçta hiç yenilmedi sadece Eskişehir ile berabere kaldı. 



Alex yokken başardı

Fenerbahçe kasım ayı boyunca lig ve Avrupa'da çıktığı maçların tablosuna bakıldığında peşpeşe iyi sonuçlar alarak artık iki kulvarda da yarışabilen, iki ayrı hedefi kovalayabilen oturmuş bir takım görüntüsünü iyice netleştirdi. Sarı-lacivertli takım bu sayede taraftarına güven kendisine özgüven aşıladı. Ve tüm bunlar ekim ayı başında takımdan ayrılan Alex de Souza'nın yokluğunda gerçekleşti.

Tarih            Maç                             Skor
4.10.2012     M.Gladbach-F.Bahçe     2-4
7.10.2012     F.Bahçe-Beşiktaş           3-0

25.10.2012     AEL-F.Bahçe              0-1
29.10.2012     F.Bahçe-Antalya          3-1

8.11.2012     F.Bahçe-AEL                2-0
11.11.2012     F.Bahçe-Ordu              2-1

22.11.2012     Marsilya-F.Bahçe         0-1
25.11.2012     F.Bahçe-G.Birliği         4-1

13 Kasım 2012 Salı

Maskot var, Maskot var!


Türkiye'nin ev sahipliğinde Haziran-Temmuz 2013'te gerçekleştirilecek olan FIFA 20 Yaş Altı Dünya Kupası'nın maskotu dün düzenlenen törenle tanıtıldı. Tabi konu maskot tanıtımı olunca insan organizasyona katılacak sporcuları ve maskotu birarada görmek istiyor. Ama bizim maskotumuzun yanında birçok takım elbiseli adam vardı. Valisinden TFF hatta UEFA yetkililerine kadar... Gözlerim Mustafa Sarıgül ile Göksel Gümüşdağ'ı aramadı değil hani...


Bizim maskotumuza konu olan sevimli şey, yani FIFA 20 Yaş Altı Dünya Kupası'nın maskotu, ''Kanki'' adı verilen bir kangal köpeği yavrusu... Eskilerin 'enik' dediği bildiğimiz köpek yavrusu... Takım elbiseli yetkililerimiz Kanki ile fotoğraf çektirmek için adeta yarıştılar. Maskotumuzun ne sebeple neden seçildiğini anlamak güç.
Dünya Kupası'ndan sonra FIFA'nın en büyük ikinci organizasyonu olan FIFA U20 Dünya Kupası'nın resmi maskotu "Kanki"nin tanıtımı, İstanbul'daki Esma Sultan Yalısı'nda yapıldı.

İsmini; Türkçe'de "Kankardeş" anlamına gelen Kanka kelimesinden alan "Kanki"nin TFF'nin sitesindeki tanıtımını ve altında geniş bir hayal gücüyle oluşturulan Kanki'nin kimliğini TFF'nin sitesinden okuyabilirsiniz.



Peki ya Brezilya nasıl bir maskot seçti?
FIFA'nın 20 Yaş Altı Dünya Kupası organizasyonunun abisi Dünya Kupası 2014 yılında bilindiği gibi Brezilya'da düzenlenecek. Brezilyalılar maskot için farklı bir seçimde bulundular. Yapısıyla turnuvanın en önemli enstrümanı olan futbol topuna benzeyen bir hayvanı tercih ettiler. Adı Armadillo... Güney Amerika bölgesinde yaşayan bu ilginç hayvanın en önemli özelliği kendisi için bir tehlike oluştuğunda kabuğunu toparlayarak top gibi yuvarlanarak hızla kaçabilmesi... Boyları 70-80 cm arasında değişen ve kalın dış zırhı sayesinde düşmanlarından korunan Armadillo'nun yuvarlanarak kaçabilme kadar önemli bir özelliği de çok iyi koku alması... Koku alma becerisi sayesinde yerini tespit ettiği böcekleri toprağı eşeleyerek bulup beslenme ihtiyacını giderebiliyor.   

Zurnanın zırt dediği yer ise Armadillo'nun seçilme sebebi... Kangal'ın yavrusu Kanki'nin (Böyle bir isim yok, sevimli bir uydurma) aksine Armadillo, soyunun tükenme tehlikesiyle karşı karşıya olan bir canlı... Gerekli önlemlerin alınması ve bu konuya dikkat çekilmesi amacıyla 2014 Dünya Kupası maskotu seçilen Armadillo'nun en büyük şansı bir kerede aynı cinsiyetten 4 Armadillo daha doğurabiliyor, çoğalıyor. Bu da neslinin tükenmemesi için en büyük şansı olarak görülüyor.

Kanki ile Armadillo'nun farklarını saymaktan ziyade seçilme sebeplerindeki hassasiyet ve sebeplere bakarsak Brezilyalılar'ın bizden çok daha mantıklı bir nedenle hareket ettiklerini görebiliyoruz. Kankilerin de Armadilloların da ömürlerinin uzun olması dileğiyle...

28 Ekim 2012 Pazar

Kayserispor ve Türk Futbolu Üzerine...



Çok çok iyi hatırlıyorum, bundan yıllar önce sanırım 2005-2006 sezonunda Kayserispor Ertuğrul Sağlam yönetiminde sezonu ikinci kez 5.sırada bitirmişti. Kadroda Gökhan Ünal ve Mehmet Topuz gibi iki yıldız vardı. Sağlam yönetimle yaptığı görüşmenin ardından harfi harfine şunları söyledi:

"Yönetimle görüştüm. İki senedir 5. sırayı alıyoruz. Gökhan ve Mehmet'i tutup büyümemiz, bunların yanına yıldızlar almamız gerektiğini söyledim. Onlar da bana şu an için daha fazla büyümeyi düşünmediklerini söylediler. O zaman ben de ayrılma kararı aldım."
Bunları Ertuğrul Sağlam, yıldız futbolcu olduğu Beşiktaş'tan bu kez hocalık teklifi aldığı, oraya gitmek amacıyla bahane üretmek için söylemiş de olabilir. Ama Sağlam sonrası Kayserispor'un kaderi değişti mi? Oturmuş kadro Tolunay Kafkas yönetiminde iki kez daha ligde 5. oldu. Ondan sonraki sezonlarda sıralamalarda daha aşağı inmeye başladı. Ve neticede dün Galatasaray'dan sadece ilk devrede üç gol yiyen, sahada bir varlık gösteremeyen sıradan bir takım hüviyetine kavuştu!

Kulüpleri tek adamlık batırıyor. Koca koca kulüpleri de Kayserispor gibi gelişmeye açık umut veren kulüpleri de tek bir adama bağlarsanız, kulüpler o kişinin kararlarının dışına çıkamazsa siz ne kurumsallıktan bahsedebilirsiniz, ne de bir gelişme hayali kurabilirsiniz.

Galatasaray'ın UEFA zaferi tatmış bir kulüp olarak CL'de çeyrek final oynaması da konumu korumak adına güzeldir. Frank Rijkaard'ı getirmek de bir vizyondur, tıpkı Guus Hiddink'i getirmek gibi...Ama bunların altını da doldurmanız gerekiyor. Avrupalı futbol adamları genişlettiğiniz vizyonunuzu, yerli unsurlarla desteklemezseniz çakılmaya mahkum olursunuz.

Evet söylemesi kolay, bu kararları alacak adam kimdir diye sorabiliriz. Bu kararları Fatih Terim gibi Şenol Güneş gibi Mustafa Denizli gibi futbolu hem sahada hem kenarda oynamış, yöneticilik yapması gereken adamlar alacak. Ama onları da 'kulübe'de kopartamıyoruz. Çünkü yerlerine gelecek bir adam yetiştirmiyorlar. Ondan sonra ne oluyor, Ünal Karaman gibi bir adam ıskartaya çıkıyor, İsmail Kartal gibi bir adam Aykut Kocaman'ın gölgesinde gitgide paslanıyor.


AVCI'NIN KULÜBESİNE BAKINCA YARINI GÖREMEMEK!
Türk futbolunun son 10 yıldaki sahte, altı boş büyümesi de bunun güzel bir örneğidir. Yayıncı kuruluş çekildiği gün çöküş resmen başlayacaktır. Hayırlı bekleyişler...

Guus Hiddink'in yanında Oğuz Çetin, Abdullah Avcı'nın yanında Okan Buruk, Fatih Terim'in yanında Müfit Erkasap olmaz. İyi, vizyon sahibi adamların yanına geleceğe farklı bakan adamları koymak zorundasınız. Koymazsanız tek adamların gidişlerinde ne olursa o olur. Yeni ve muhtemelen zayıf kahramanlar peşine düşersiniz: Örnek Samet Aybaba...

Bu da küçülmeyi getirir. Siz Abdullah Avcı'nın kulübesine bakınca yarın için bir gelecek görüyor musunuz? Oysa Pep Guardiola'nın ardından Tito Vilanova çıkabiliyor, orada insanlar onlara güvenilebiliyor. Di Matteo, Chelsea'da bir hayal kırıklığının üzerine geldi, kalıcı olacağını kaç kişi düşünüyordu? Çünkü onlar önce sistemi kuruyorlar. Sonra yürüyen bir sisteme bir yönetici, bir oynatıcı gerekiyor sadece... Sistemin oturduğu yerde kimse Amerika'yı yeniden keşfetmeyi seçmiyor, sistemi sürdürmeyi ve geliştirmeyi yeğliyorlar.

Türk futbolunun son 10 yıldaki sahte, altı boş büyümesi de bunun güzel bir örneğidir. Yayıncı kuruluş çekildiği gün çöküş resmen başlayacaktır. Hayırlı bekleyişler...

23 Ekim 2012 Salı

DÜŞMANI OLMADAN DÜŞMANLIK YAPMAK


Fenerbahçe'nin -Kıbrıs değil- Kıbrıs Rum Kesimi ya da Güney Kıbrıs kulübü AEL Limassol ile oynayacağı maç öncesi artırılan bir gerginlik var. Türkiye, dünyanın Kıbrıs diye tanıdığı ancak bizim tanımadığımız ülkeye Kıbrıs diyemiyor, Güney Kıbrıs ya da Kıbrıs Rum Kesimi diyebiliyoruz. İyi peki... Orayı tanımıyoruz güzel, meselemiz tarihi geçmişi olan bambaşka bir konu. O zaman neden FIFA ve UEFA organizasyonlarında oradan bir takım çıktığı haklı olduğumuz adını bile telaffuz etmediğimiz bu ülkenin takımlarını rakip olarak kabul ediyoruz.

Tabi o maçlara Güney Kıbrıs'a tepki olarak FIFA ve UEFA'nın bize uygulayacağı ceza çok ağır olur di mi? Avrupa futbolunun bir anda dışında kalırız di mi? Peki Avrupa'ya ne kadar bağlıyız. Daha önce yapılmış üçüncüsünün yapılması tartışılan köprüler bizi Avrupa'ya bağlamaya yetiyor mu? Zamanında Asya kıtasında yer almaktansa Avrupa'da yer almayı tercih etmiş ve sırf bunun için Dünya Kupası'na bir kez katılmamak gibi bir bedel ödemiş bir ülkeyiz.

KKTC'Yİ DÜNYAYA KABUL ETTİREMEMEK
Peki dünyanın Kıbrıs diye tanıdığı bir ülkeye Atina üzerinden giderek, ismini telaffuz etmeyerek kime, neyi ispat ediyoruz. Tabii ki Kıbrıs'ta yaşananları hiçe sayıyor değilim ama dünya siyasetinde kendimiz çalıp söylerken de komik duruma düşmüyor muyuz? Ortadoğu'nun hamiliğine soyunurken, Rusya gibi bir devin uçağını kafamıza göre indirebilirken, Yunanistan bu kadar zayıf düşmüşken neden hala KKTC'yi tanıtamıyoruz dünyaya?   

Yazıya sebep olan olay bugün Güney Kıbrıs'ta geçti. Türk ve Fenerbahçe bayraklarının alınmayacağı haberleriyle gerilen ortamda AEL Limasol kulübü basın toplantısı yaptı. Toplantı için Limassol'daki Carob Mill Restoran'ın seçilmesi manidar, anlayana. AEL Başkanı Andreas Sofokleus, basın toplantısını yaptıkları mekanın Limasol'daki eski Türk mahallesine yakın olduğu için burayı seçtiklerini söylüyor. Sofokleus'un basın toplantısına çağırdığı bir isim ise bundan daha samimi bir adım. AEL'in efsanevi Kıbrıslı Türk futbolcusu Sevim Ebeoğlu... katıldı.



Sofokleus, AEL'in daha ilk kurulduğu günden itibaren sporun siyasetle karıştırılmasına ve ırkçılığa karşı çıktığını, sporun sporcular arasındaki dostluğu ve kardeşliği pekiştirmesi için araç olarak gördüğünü ve daha önce birçok Türk sporcunun Rum takımlarında oynadığını anlatıyor, maçta iyi mesajlar verileceğini, gerek ırkçılık gerek maçın siyasileştirilmesine izin verilmeyeceğini söylüyor. Sofokleus, daha önce Fenerbahçe kulübünün başka branş sporcularına karşı da mücadele edildiğini hatırlatarak, Fenerbahçe'nin İstanbul'daki maçlarda kendilerini iyi bir misafirperverlikle karşıladığını anlatıyor. Sofokleus, UEFA tarafından tanınan herhangi bir milletin bayrağının stada getirilebileceğini, bunu engellemek niyetinde olmadıklarını belirtti ve buna müdahale de edemeyeceklerini anlatıyor.


KARIŞIK DUYGULAR İÇİNDE BİR ADAM
Toplantıya davet edilen eski AEL'li Kıbrıslı Türk futbolcu Sevim Ebeoğlu ise (Amma çok kimlik saydım... AEL, Kıbrıs, Türk, Futbolcu... İnsan ulan işte, insan) 1951 yılında AEL'de oynamış. O dönemde Kıbrıslı Türk ve Kıbrıslı Rum futbolcular arasında hiçbir ayrım bulunmadığını anlatıyor. Kendisinin bu maç öncesi karmaşık duygular içerisinde olduğunu söyleyen Ebeoğlu, "İkisi de kazansa memnun olurum ama o da bırakın bende kalsın" diyor.

Şimdi böyle basın toplantısının ardından oynanacak iki maçta olay çıkarsa sorumlusu kim olur? Adam Türk tarafına yakın bir lokantada toplantı yapıyor, oraya iki ulusun ortak bir değeri olan futbolcuyu davet ediyor. Her milletten taraftarlar kendi bayraklarını getirsin diyor. E daha ne yapacak? Peki şimdi Rum kesimiyle daha kurada AEL Limasol çıktığından beri gerginlik tohumları eken kimdir, niyeti nedir?

22 Ekim 2012 Pazartesi

İkisi de Fenerbahçeli İkisi de Koşmaya Sevdalı


NEVİN'DE HEDEF BİTMEZ
"Herşey koşarak başlar, en basitinden bir fitnesss'a bile gitseniz yine koşuyla başlarsınız" diye başlıyor sözlerine milli atletimiz Nevin Yanıt... Londra'daki 2012 Olimpiyatları'nda 100 metre engelli koşusunda 12.94 derecesiyle Türkiye rekorunu kıran Yanıt buna rağmen 4. olunca madalya alamadı. Nike'ın İstanbul'daki koşusu için buluştuğumuz Yanıt, yeni hedeflerini anlattı




2008'de toprak pistte çalışıyordum
Brezilya'da düzenlenecek 2016 Olimpiyatları'nda madalya almayı hedefliyorum. Benim rakiplerim ABD, Jamaika ve Avustralya'dan.. Atletizm Türkiye'de yeni yeni gelişmeye başlayan bir spor. Onlar eğitimlerine küçük yaşta okulda başlıyor, sürekli kendilerini geliştiriyorlar. Ben atletizme başladığımda 12 yaşındaydım. O yüzden bizim başarılarımızın anlamı gelişmiş ülkelerden çok daha farklı. Ben 2008 Pekin Olimpiyatları'na hazırlanırken, Mersin'de toprak pistte hazırlanıyordum. Şimdi iki senedir tartanım pistim var. Düşünün bunlar sadece 4 yılda değişen olanaklar.


Yeni hedefim 60 metre engelli
Olimpiyatlar öncesi hedefim 12.59 idi, bunu tüm Türkiye'nin desteğiyle başardım ve Londra'da 12.58 koştum. Şimdi önümüzde 2013 Mart'ta Avrupa Salon Atletizm Şampiyonası var. Orada 60 metre engelli koşmak istiyorum. 4 yıl öncesine ait 8 netlik bir derecem var. 60 metre engellide 8.00 dünyada da iyi bir derece. Onu 7.80 ile 7.90 arasında bir yere çekmek istiyorum. Aslında kafamda bir hedef var ama bunu şimdilik netleştirmedim. Engelli koşusunda hızlı olmanız yetmez, tekniğinizi geliştirmeniz gerekir. Ben hızlıyım ama artık tekniğimi geliştirmek üzerine çalışacağım.


Kızınız engelli mi?
2013'te Akdeniz Oyunları Mersin'de düzenlenecek. Bu organizasyonun memleketim Mersin'de olması, Nevin Yanıt Atletizm Pisti'nde kendi adımın verildiği sahada koşacak olmak benim için çok başka bir duygu olacak. Bunun için şimdiden heyecanlandığımı söyleyebilirim. Bizde salon pek olmadığı için engelli yarışları pek bilinmiyor. Ben engelli yarışında koşacağımı söylediğimde anneme "Kızınızın neresi engelli" diye soranlar olmuş.





İnciler...

- Annemle çekilen reklam film benim için harika bir anı oldu. Bu film P&G'nin bana yıllarca saklayacağım, çocuklarıma belki torunlarıma göstereceğim bir hediyesi...
- 26 yaşındayım annem bana dışarı çıkarken hala geç kalma der..
- İleride çocuğum olursa tabii ki atlet olmasını isterim ama onu yapacağı spor konusunda kısıtlamam
- Antrenör olmak istemem. Çünkü zor ve iddialı olmanız gereken bir meslek bence...
- Yarış zamanları hiçbir şekilde medya, basın yayın sosyal medya ile ilgilenmem. Enerjimi tamamen yarışa konsantre olmak için kullanmak isterim.


HALİL AKKAŞ
Topuk Yaylası müdavimi

Göteborg'da yapılacak Avrupa Atletizm Şampiyonası için hazırlanan Halil Akkaş, Nevin Yanıt'ın isminin verileceği pistte Akdeniz Oyunları'nda koşacak olmanın kendisi için büyük bir gurur duyduğunu söyledi. Halil hazırlıklarını sürdürdüğü Fenerbahçe'nin Topuk Yaylası tesislerine de övgü yağdırdı:  

"Topuk Yaylası Tesisleri harika bir yer. Avrupa'da çok tesis gördüm ama böyle bir spor alanı görmediğimi söyleyebilirim. Başkanımız Aziz Yıldırım'a hem bir sporcu hem de bir Fenerbahçe taraftarı olarak teşekkür ediyorum. Nevin Yanıt ile orada çalışıyoruz. Doktorundan aşçısına 60 kişilik bir personel var. Hafta içi sporculardan başka kimse olmuyor. Hafta sonları ise insanlar aileleriyle geilyor. Dağın tepesine devasa bir tesis yapılmış. Biliyorsunuz biz atletlerin zaman zaman belli bir yükseklikte çalışmamız gerekiyor. Topuk Yaylası bu iş için biçilmiş kaftan diyebilirim... Mesela şu an hafta içi Fenerbahçe kürek takımı var orada, çalışıyorlar. Geçenlerde kadın basketbol takımı vardı. Kulübün her branşında sporcular gelip çalışmalarını yapıyorlar."

AYŞE ARMAN'IN TIRAŞIYLA AÇILAN BEYAZ SAYFA



Felaket zamanlarında konuşanlara kulak verir insanlar genelde. Felakete uğrayanlar, "Neden böyle oldu", "Suç kimde",  "Peki bundan sonra ne olacak" gibi sorulara yanıt ararlar. Bir teselli bir çıkış noktası öğrenmek ister insanlar. Böyle zamanlarda konuşmak cesaret ister. Ya gerçekten tespit yapacak kişiler çıkar, sebepleri sıralar ve çıkışı gösterir ya da sorunu başka noktalara gösterecek kişiler konuşur. Sorumluluk sahibi insanlar ya konuşmamayı seçer ya da başka kişileri hedef gösterir, başka sebepleri sıralarlar.

Türk Futbolu'nun aynası sayılabilecek Milli Takımımız'ın aldığı 2014 Dünya Kupası elemelerinde aldığı sonuçlar ortada. Kimden konuşmasını beklemeliyiz. TFF Başkanı, Milli Takım hocası ve takım kaptanı...İlk etapta bu kişilerden bu facianın izahını, çıkış noktasını duymak istersiniz. Milli facianın ardından TFF Başkanı Yıldırım Demirören'in konuşmasını beklemek hayalcilik olur. 8 yıllık Beşiktaş Başkanlığı döneminde çok defa antrenörlerinin arkasında olduğunu söyleyip daha sonra görevlerine son veren Demirören'den bugün konuşmasını beklemeliyiz. Sadece aklıma gelen işine son verdiği ilk isimleri sayayım.


Demirören'in yol verdikleri de sorunlu muydu?

Rıza Çalımbay, Beşiktaş'tan ayrıldıktan sonra 4 takım çalıştırmış. Şimdilik son durağı Sivasspor'da bir istikrar ve belli bir başarı yakaladığı ortada. Kayserispor'u iki sezon lig beşincisi yaptıktan sonra Ertuğrul Sağlam, Beşiktaş'a geldi. O da Demirören'in gazabına uğradı. Rıza Çalımbay gibi Beşiktaş'ın çocuğuydu. O zaman feda yoktu ama tazminatı olmayı bile mevzu etmedi. Onun ardından aklıma gelen isim Vicente del Bosque.. Beşiktaş'tan sonra kariyerine İspanya Milli Takımı ile bir Dünya Kupası bir Avrupa Şampiyonluğu eklediğini söylememe gerek var mı? "Canım İspanya'yı herkes şampiyon" diyenlerden iseniz bu yazıya devam etmeyin.

Abdullah Avcı konuştu, istifa etmeyeceğini, Türk futbolundaki sorunun teknik adamların sürekli değiştirilmesiyle çözülmeyeceğini söyledi. Doğru, haklı ama o zaman göreve geldiğinde, hatta kötü sonuçlar alındığı bile, "Artık eşik atlama zamanı, elemelerden sonra play-off oynayan takım değil, grubundan lider çıkan takım olacağız" demeseydi. Zaman isteseydi, her şey hazırlıklı olun deseydi. Bugün anlattığı sorunları bize o zaman anlatsaydı. İlle de iddialı olmak şart mıdır? Gerçeklerle yüzleşsek olmaz mı?

Daha detaylandırmaya gerek yok. Türk Futbolu'nun sorununu dışarıdan gelenlere soracaksınız. Yerli olsun, yabancı olsun, gurbetçi olsun bizden milyonlarca euro tazminat kazanan teknik adamlar olsun.. Onlara kulak vermemiz gerek. Çünkü biz bize yetemiyoruz! Biz, bizim sorunlarımızı doğru şekilde tespit edemiyoruz. Çıkış noktalarımız hep farklı. Genelde isimler üzerinden eleştirmeyi seviyoruz. Umut eden havalı tipleri sevmiyoruz. En çok onlar düşünce seviniyoruz. Hemen kılıçlarımızı çekiyoruz (ben de dahil) hatalarını sayıyoruz.

Ben Abdullah Avcı'ya Selçuk İnan, Emre Belözoğlu, Onur Kıvrak tercihlerinden ötürü 'sallarken' arkadaşım Hakan Eren sordu: "Peki Abdullah Avcı'yı kovalım. Ya sonra, kim gelecek, neyi değiştirecek? Sorun Abdullah Avcı mı?"



Maçın hayal kırıklığı geçtikten sonra biraz düşününce sorunun sadece Abdullah Avcı olmadığını anlayabiliyoruz. Abdullah Avcı gerek tecrübesiz bir teknik ekip kurması, gerek kadro tercihleri, gerek göreve gelir gelmez Ayşe Arman ve Beyaz gibi kendisini daha işin başında hedefe oturtacak röportajlara çıkmasıyla gereksiz yere kendini hedefe oturttu. Ve düşer düşmez de vurmaya başladık. Ama hoca da kaşınmadı mı? Omzundan sakatlığını bir sezon kaybetmemek için ameliyat olmadan atlatmak isteyen Volkan'la milli takıma devam edip forma bir Onur Kıvrak'ı tercih etmemek... Yedeğine aldıkları Mert Günok ve Cenk Gönen tercihlerini "Oynamasalar da 9 maçtır milli takımla beraberler" diye izah etmek..

Marta kadar Milli Takım'ı unutacağız, ya sonra?
Abdullah Avcı şanslı, çünkü bundan sonraki ilk maçımız martta. Hoca en geç bir hafta sonra gündemden düşecek ve biz kısır ligimize, kısır futbol tartışmalarımıza döneceğiz. Marttaki maçlar basit, kolay, sıradan rakiplerle tıpkı Macaristan gibi.. Kapanış maçımız da Hollanda ile, hem de Türkiye'de. O maça aylar sonra kaç kişi gidecek bugünden kestirmek zor ama o tarihe kadar Telegol ve türevi programlarda futbolu saha dışında oynamayı, konuşmayı sürdüreceğiz. Çünkü birçoğumuz futbolu oynamayı değil konuşmayı seviyoruz. Sorun bakalım kaç kişi maça gidiyor, maç izliyor? Sizce dekoder alanlar mı çoktur yoksa Telegol izleyenler mi? Sorun da bu... Biraz Hamit Altıntop'a biraz Guus Hiddink'a biraz Vicente del Bosque'ye kulak vermemiz lazım. Andorra galibiyetine muhtaç duruma düşmeden hem de...